ulanjaponaskeri:

viejospellejos:

Otra manera de abrir las cervezas

Aga

Bernard Pras’tan anamorfik portre.

tracktatus:

Bibio - You

Yeni albüm Silver Wilkonson‘dan önzileme. 

http://warp.net/records/releases/bibio/silver-wilkinson

tracktatus:

Swayzak - Smile & Receieve (Apparat Remix)

eatsleepdraw:


street art by brainfoetus 

eatsleepdraw:

street art by brainfoetus 

iluvsouthernafrica:

Unbelievably talented Mwamba Mulangala: Zambian artist

iluvsouthernafrica:

Unbelievably talented Mwamba Mulangala: Zambian artist

optomaisamurai:

yum yum

(Source: dickbalzer)

picchu:

ROA. Panama City
picchu:

ROA. Panama City

picchu:

ROA. Panama City

 

yankobey:

Benim nüfus cüzdanımın arka yüzünde, nüfusa kayıtlı olduğu yer hanesinde Amasya/Merzifon yazar. Ama benim için Merzifon daha ziyade küçükken akrabalarımızın çoğunlukla yaşadığı Samsun ve Ankara arasında yolculuk yaparken uğradığımız, dedenin kardeşi, annenin kuzeni, bilmemne yenge gibi 2. göbek akrabalara maşallah ne kadar da büyüdüğümüzü gösterdiğimiz bir mola yeri oldu. Ayrıca çok güzel haşhaşlı çörek ve keşkek yapar iri-kara gözlü, yuvarlak yüzlü, geniş kalçalı Merzifon kadınları, biraz da odur.

Babamın köyünde yaşayan bir akrabamız yok, ben 6-7 yaşlarındayken köyde bize ait en son tarlayı satmaya gittiğimizi hatırlıyorum. Anadolu’nun neredeyse her yerini gezmeme rağmen nam-ı diğer Yaap Köy’ü ilk ve tek görüşüm o gündür. Köylülerin zaten çok bir işi olmaz Ermenilerle. Ancak Merzifon’un merkezi, Orta Karadeniz ile İç Anadolu arasındaki bu bölgede çok ilginç ve kendine has özellikler gösteren bir yerdir. Hem kozmopolit bir geçmişe sahip olması, hem bir kavşak noktası olması hem de 19. yüzyılda protestan misyonerlerinin burada açtığı okullar nedeniyle o dönem için “çağdaş” sayılabilecek insanların yaşadığı bir yermiş. Bunun etkilerini halen eski kuşak Merzifonlularda görmek mümkündür.

Merzifon’un merkezinde 1915’e kadar müslüman-ermeni nüfus yarı yarıyadır. Müslüman nüfus olarak Cimcikler, Mosmoslar, Hazneciler, Taşdüdükler, Tıngırimamlar, Yüklükurbalar gibi enteresan lakaplara veya isimlere sahip büyükçe aileler yaşar. Bunlar Merzifon’un görece çağdaş yaşam tarzını benimsemiş, ermenilerle genel olarak iyi ilişkileri olan halim-selim ailelerdir. Yine de bu insanların yaşadığı Merzifon’da nelerin yaşandığını yazının sonuna ekleyeceğim alıntılarda göreceksiniz. Neyse, şimdi pek kalmadı ama bütün bu ailelerin her biri büyükçe bir iç avlunun etrafına dizilmiş evlerde yaşarlar. Her evin sokağa ve bu avluya açılan bir kapısı vardır. Bu iç avluda, o aileye ait farklı evlerde oturan insanların ortak kullanımına açık hamam, tandır, fırın, odunluk vesaire gibi fasiliteler vardır. Tahminimce Merzifon’un kayıp yarısını oluşturan ermeni aileleri de buna benzer bir yerleşim düzeni içinde yaşıyorlardı. Benim annemin aile evinin avlusundan çıkıp sola doğru yaklaşık 50 metre yürüyünce, o coğrafya için oldukça heybetli görünen taş bir bina göze çarpar. Bu bina eğer değişmediyse şu an Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Merzifon Müftülüğü tarafından kullanılmakta olan bir Ermeni protestan kilisesidir. Ordan ilerisi de zaten eski ermeni mahallesi diye bilinir. Bildim bileli ermeni kankaları olan ebeveynlerim olduğu için ermeni ne demek aşağı yukarı bir fikrim vardı ama ulan niye eski ermeni mahallesi burası, nerde bu insanlar sorusunun cevapsızlığını ilk defa omuriliğime kadar hissettiğim an, o kilise binasını ve kapısında asılı müftülük tabelasını gördüğüm andır.

Ondan sonra şimdi her ne kadar iyice ulusalcıya bağlamış olsa da bu konuda zamanının çok ilerisinde görüşlere sahip anneme bıktırırcasına sorduğum sorular. Onun cevapları üzerine yeni yeni sorular vesaire derken ortada büyük bir boşluk olduğu düşüncesi kafamda yerleşti. Tarih dersine çok meraklı olduğum için, artık bir çocuğa nasıl anlatılabiliyorsa o şekilde tarih derslerinde öğretilen şeylere gözü kapalı inanmamak gerektiğini de annem öğretmiştir. Sağolsun. Üstüne bir de zaten doksanların korkunç politik ikliminin, bizim de bir başka çeşit öteki olduğumuz gerçeğini hiçbir zaman unutmamak üzere kafamıza çakmakta olduğu günlerdeydik. İlk kez okulda kimsenin göremeyeceği bir bilgisayarın başına oturup arama motoruna “armenian genocide” yazdığımda (o zaman google yok), ermeni kıyımı zaten Osmanlı’dan cumhuriyete süregelen devlet geleneğinin Türk-Müslüman-Sünni olmayan herkese yüzyıllar boyunca yaptığı zulümlerden biriydi benim için. O yüzden bunun bir soykırım olduğunu kabul ediyordum, zalim devlet haksızdı. Devletin halihazırda yapmakta oldukları, geçmişte yaptıkları için bir teminattı benim için. Sonra fırsat buldukça okumaya başladım, ermeni forumlarını takip etmeye çalıştım. O zamanlar en çok kabullenemediğim şey “tamam devlet size çok büyük zulümler etti ama biz de varız, kimseyi öldürmedik” dememin kör kütük türk nefretiyle dolu olanlar haricindeki ermeniler için de pek bişey ifade etmemesiydi. Ama nasıl olurdu, ziraatçi olan dedem devlet bursuyla ABD’ya gittiğinde orda haftasonları yurttan çıkıp bir ermeni ailenin yanında kalıyormuş. 1950’lerin ABD’sinde dedeme kol kanat geren diaspora ermenileriyle internetteki ermeniler neden birbirinden bu kadar farklıydı? Ben en iyisi onları bulmalıydım.

Ama mesele başkaymış. Belki de çok basit bir insani güdüyle kendimi ve ailemi yaşananların tüm sorumluluğundan aklamaya çalışmanın bir hata olduğunu anlamak için biraz zaman lazımmış, en baştan bilemedik. Ermeni soykırımı sadece devletin ermenileri bi yerden bi yere sürmesi ve önemli bir kısmını da kasıtlı olarak yok etmesi değildi. Ermeni varlığını bu topraklardan sonsuza dek silme işini devlet vatandaş el ele kuşaklar boyunca sürdürmüştük biz. Dedemin babası belki hiç ermeni öldürmemişti, belki de birkaçının kurtulmasına bizzat yardımcı olmuştur. Ama bizler sonuçta kuşaklardır ermenilerin, rumların, süryanilerin malının mülkünün gasp edilmesi sayesinde kurulmuş yeni bir sosyoekonomik düzenin paydaşlarıydık. Dedelerimiz hiçbir şey olmasa bile en azından moda tabirle “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan”dı. Soykırımın  sorumluluğunun önemli bir kısmını belki Talat Paşa ve İttihat ve Terakki kurmaylarına yükleyebilirdik ama az da olsa belki bu yaraların bir kısmını sarma imkanı varken bunu yapmayan, soyguna kaldığı yerden devam eden modern Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olarak kendi payımız olan sorumluluğu taşıyorduk işte. İnternetteki o “değişik” ermenilerle konuşurken bu bahsettiğim noktaya gelene dek devletin ideolojik araçları vasıtasıyla zihnime ne kadar çok savunma hattı inşa ettiğini gördükçe şaşırdım ve aptallığımdan/naifliğimden utandım. Haklılardı ulan! Benim kişisel vicdanım belki bir başlangıç noktası olarak bir şey ifade ediyor olabilir ama o “değişik” ermeniler benim vicdanımı değil adalet istiyorlardı. Ben adalet yerini bulana dek doğruyu öğrenmekten ve söylemekten korktuğum, üşendiğim, umursamadığım her gün için kendi hesabıma sorumluydum. Dahası üzerine oturduğum zenginliğin bir kısmı öyle ya da böyle onlardan çalınmıştı işte, var mı bundan öte sorumluluk?

Bunlar olurken Hrant Dink’in öldürülmesi ve sonrasında benim forum köşelerinde tek başıma düştüğüm hatalara insanların kitlesel olarak düştüğünü gördüm. “Kardeşimsin Hrant” pankartı taşıyanların pek çoğunun dahi ermeni soykırımını vicdan boyutunun ötesinde adalet temelli tartışmaya başladımızda kaşlarının çatıldığını gördüm. Yan yana yürüyorduk, “hepimizin ermeni arkadaşları da vardı” belki ama aslında o kalabalıkların çoğu kendi kafasında güvenli bir muhalefet noktası bellemiş orda dikiliyordu. Kolay değildi aslında bir yandan da, halen de çok kızamıyorum bu insanlara çünkü Türkiye gibi ifade özgürlüğü ve siyaset imkanlarının tıkalı olduğu otoriter bir toplumda “güvenli muhalefet” pozisyonlarını aşıp adil bir yüzleşmenin nasıl bir şey olduğunu idrak etmek zaman alıyor. Gerçekten meşakatli bir iş. Üstelik biz eğer gerçekten de o dalga geçtiğimiz “duyarlılığı” gösterip kendimiz non-conformist bir çaba içine girmedikçe, gelip bizi buluveren bir yol gösterenimiz de yok.

Velhasıl, bu bir soykırım mıydı değil miydi tartışmasına hiç girmiyorum. Ermeni kilisesinin kapısında asılı olan müftülük tabelası benim için yeterli. Ve evet ortada gerçekten de çok büyük bir ihanet var. Bu ihanete birileri emrederek, birileri uygulayarak, birileri çalarak, birileri öldürerek, birileri susarak, birileri yokmuş gibi davranarak, birileri istismar ederek, birileri de haberli/habersiz ekmeğini yiyerek ortak oldu. Bu saatten sonra bunun ne kadarını nasıl temizleriz bilmiyorum. Sonuçta özür + iade i itibar + mülklerin iadesi/tazmini + manevi tazminat + hatta icabında toprak vermek bile kaybedilenleri geri getirmiyor. Biz Merzifon’un yarısını bir daha geri gelmeyecek şekilde kaybettik. Eğer az da olsa bir telafi yolu varsa, Merzifon’dan sürülen veya öldürülen 12.000 Ermeninin ve diğer soykırım kurbanlarının torunları ile bunları konuşabilmenin yolunu bulalım. Lütfen artık kardeşlik, topik mopik muhabbetini bırakıp bunları konuşalım. Çünkü bizde hakları var ve veremedik, veremiyoruz. Ben 98 yıl sonra her şey için gerçekten üzgünüm, kızgınım ama galiba hala nerden başlamam gerektiğini bilmiyorum.

*ezikjakoben’den alıntı.https://twitter.com/ezikjakoben/status/326983507475853312

image

Fotoğraf : Amasya Merzifon Ermeni okulu öğrencileri öğretmeniyle birlikte (Kaynak: Nubarian Kütüphane koleksiyonu)

Asya Türkiyesi’ndeki benim geldiğim şehrin nüfusu bu yılın (1915) 1 Haziranı’nda 25.000’di; bu nüfusun yarısı Ermeni, yarısı Türktü. 18 Ağustos’ta Merzifon’u terk ettiğimde kent nüfusunun yarısını oluşturan 12.000 Ermeni ya sürgüne gönderilmiş ya da öldürülmüş bulunuyordu. Merzifon Ermenilerine olanlar, Küçük Asya ve Ermenistan’daki şehirlerin tümünde yaşayan zavallı insanların başına gelenlere bir örnektir. Elli yıldan fazla bir süre önce, Amerikan Yabancı Misyonerler Heyeti (Merzifon’da) bir misyon merkezi kurdu; aradan geçen yıllar içinde burası din, eğitim ve tıp alanlarında önemli bir merkez haline geldi. Orada Küçük Asya, Balkan eyaletleri ve Rusya’dan gelen hemen hepsi yatılı olan bir erkek kolejimiz vardı. 276 öğrencisi olan bir de kız okuluna sahiptik.

Bunların dışında yakın zamanda yüklü bir harcamayla donatılmış büyük hastanemiz bulunuyordu. Buradaki Amerikalı doktorlar ve Ermeni hemşireler, hastanenin yoğun rutin işlerinin yanı sıra, Amerikan Kızılhaç Örgütü’nün himayesi altında Osmanlı ordusunun hasta askerlerini tedavi ediyorlardı. Bu üç kurumun mensuplarının yarısı Ermeni’ydi. Okullardaki öğretmenlerin ve profesörlerin yarıdan fazlası, hastanedeki hemşirelerin neredeyse hepsi de aynı ırktandı; yani tüm Hıristiyan medeniyetinin öncüleri olmuş, Yakındoğu’daki misyonerlik çabalarına ilk yant vermiş ve işbirliği yapmış olan ırkın mensuplarıydılar. Merzifon’daki misyon kolejimizde savaş başlamadan önce sayıları 200’den fazla olan Ermeni öğretmen ve öğrencilerden şu anda biri bile kalmamış bulunuyor. En yüksek hükümet yetkililerinin emriyle hepsi sürgüne ya da ölüme yollandılar. Evlerine gitmeleri zor olduğu için yaz tatili boyunca okulda kalmakta olan, kız okulunun masum, genç öğretmenleri ile öğrencileri hükümet emriyle Türk jandarmalar tarafından tarifsiz bir vahşetle öldürüldüler; ancak kız okulunun Amerikalı müdürü büyük bir kahramanlik ve cesaret örneği vererek, zorlu ve tehlikeli yollarda nerdeyse bir aylık bir kovalamaca sonucunda onlardan 41’ini ölümden ya da kötü bir akibetten kurtardı.

Ölümcül tifüs hastalığına yakalanmış Türk ordusu askerlerine hayatlarını tehlikeye atarak bakmakta olan genç kadın hemşireler tıpkı diğer talihsiz kız kardeşleri gibi , jandarmalar tarafından acımasız bir zalimlik ve gaddarlıkla sürüklenip götürüldüler. Hastanemizden sorumlu Amerikalı doktor, sürgünü yöneten Türk görevlilere kendi askerlerine hizmet eden hemşirelerin canlarını bağışlamaları için yalvardı. Görevliler üstlerinden emir aldıklarını, hiçbir şekilde ayrım yapamayacaklarını söylediler; ancak doktor öylesine yalvardı ki, bir düzine hemşireden dördünün geçici olarak kalmasına ve merhamet vazifelerini sürdürmesine izin verildi. Bu durum, doktoru derhal gidip kimin kalacağını seçmek gibi yürek yakıcı bir görevle başbaşa bırakmıştı. Heriflerin önüne bir avuç inci savurur gibi, kızlara kaderlerini saptamaları için kura çektiler. İçlerinden biri önde gelen Londra hastanelerinin birinden diplomalı ve Anadolu’da hemşirelik mesleğinde bir öncü olan, Ermeni Florence Nightingale’ı diye anılan hemşire, kız okulunun genç kadınlarıyla birlikte götürüldü. Talihli 41 kişiyle birlikte kurtarılamamıştı. Yüce bir ruha sahip olan bu hanım sakattı ve alımlı değildi; bu yüzden herhalde bir utanç yaşamı için saklanılmak yerine yol üzerinde can vermesine izin verilmiştir .

MERZİFON’DAKI KOLEJDEN BİR PROFESÖRÜN AMERİKA’YA YOLLANMIS 13 ARALIK 1915 TARİHLİ ANLATISI; AMERİKAN ERMENİ VE SÜRYANİLERE YARDIM KOMİTESİ TARAFINDAN AKTARILMIŞTIR

 

 image

Fotoğraf: Amasya Merzifonlu Aşderyan ailesi

1915 Şehirdeki panik korkunç boyutlardaydı. Halk hükümetin Ermeni ırkının kökünü kazımaya kararlı olduğunu hissediyordu ve karşı koyacak gücü yoktu. Erkeklerin öldürüldüğünden ve kadınların kaçırıldığından kimse kuşku duymuyordu. Hapisteki mahkumların çoğu salıverilmiş, Merzifon çevresindeki dağlar haydut sürüleriyle dolmuştu. Kadınların ve çocukların şehirden belli bir mesafeye kadar çıkarılıp ondan sonra bu adamların merhametine bırakıldıklarından korkuluyordu. Bu mümkündür; çünkü Türk görevlilerin cazip genç kızları kaçırdıklarına dair kanıtlanabilir öyküler mevcut. Müslümanlardan biri, bir jandarmanın kendisine bir mecidiyeye iki kız satmayı teklif ettiğini anlatmıştı. Kadınlar ölümden daha kötüsüne gittiklerine inandıkları için birçoğu gerektiğinde kullanmak üzere ceplerinde zehir taşıyordu. Bazılarında, öleceğini bildikleri yakınlarını yol kenarına gömmek için kazma-kürekler vardı. Dehşetin hüküm sürdüğü bugünlerde, kurtuluşun kolay olduğunu bildiren bir duyuru yapıldı. İslamiyeti kabul eden herkesin güven içinde evinde kalmasına izin verilecekti. Başvuruları kabul eden avukatlık büroları Müslüman olmak için dilekçe verenlerle dolup taşmaya başladı. Birçoğu bunu hanımlarını ve çocuklarını kurtarmak için yapıyordu, çünkü kurtuluşun sadece birkaç hafta uzaklığında olduğuna inanmaktaydılar.

Kaynak: Merzifon Amerikan Koleji Müdürü Dr. George White’ın Anlatısı

 

image

Fotoğraf: Merzifon Anatolia Koleji’nin yetimhanesi 1918-1919 yılları arasında 2.000 Ermeni ve Rum yetimi barınıyordu.

Türk hükümeti Merzifon’daki önde gelen Ermenileri tutuklamaya başladığında Nisan’ın 29’uydu. Ermenice profesörü Mr. Kagik Ozanyan 16 profesörle birlikte Sivas’a gönderildi, burada acımasız bir vahşet yaşadılar. Saçları kökünden yolundu, kızıl-kor demirlerle dağlandılar, üzerlerine kaynar sular püskürtüldü, her gün falakaya yatırıldılar; bazıları hapiste öldü. Mr. Ozanyan’ın gözleri oyuldu ve ardından asıldı. Merzifon’da tutuklamalar sürdü Ermeniler sözde ihtilalci hazırlıklar içinde olduklarını itiraf etmeleri için falakaya yatırıldılar. Onlardan belli bir sayıda tüfek teslim etmeleri isteniyordu; bazıları hükümete istenilen sayıda silah verebilmek için Türklerden tüfek satın alıp getirdiler. Silah getirmeleri için işkence görüyorlardı.

Merzifon’un kentli Türk ahalisinin onlara acıyabileceği düşünüldüğü için, Ermenilere falaka atmaları için parayla Türk köylüleri tutuluyordu.

Kolejin demircisi Mr. Ohannes Simolyan öylesine feci şekilde dövülmüştü ki, bir ay sonra bile hâlâ çalışabilecek halde değildi. Bir başkasına at nalları takılmıştı. Amasya’da Mr. İpekçiyan islamiyeti kabul etmek istemediği için tırnakları söküldü. “Nasıl,” demişti, “Yirmi yıldır dua ettiğim İsa’dan nasıl vazgeçebilirim?”

Tüfek araması birkaç hafta sürdü. Türkler Ermeni mezarlığında birkaç bomba buldular; 1908’den beri burada gömülü duran artık tamamen paslı ve kullanılmaz halde bombalar. Haziranın sonuna kadar bütün erkekler hapishanelerde, kışlalarda ya da hücrelerdeydi. Kocalarını ziyarete yiyecek ve giyecek getiren kadınlar dövülüyor ve jandarmalar tarafından uzaklaştırılıyordu. Günler süren hapislikten sonra, islamiyeti kabul etmeye söz verenler serbest bırakıldılar, bir de çok büyük miktarda paralar ödeyenler salıverildi. Seyyar kitap satıcısı olan Mr. İrabyan islamiyeti kabule razıydı; ama karısı onun dönmesini kabul etmeyeceğini, diğerleriyle birlikte sürgüne gideceğini söylemişti; bu yüzden o da karısıyla gitti ve öldürüldü.

Geri kalanlar kafileler halinde şehirden çıkarıldılar ve yolda öldürüldüler. Türkler, Ermeni dostlarına neler olduğunu anlatıyor, sonlarının aynı olacağına garanti veriyorlardı. Erkeklerin işi bittikten sonra kadınları, çocukları ve hatta hastaları sürmeye başladılar, kağnılar gece gündüz hiç durmadan geçiyordu. Evsahibimiz olan Türk bize bu toz içindeki, sıcak ve susuzluktan mahvolmuş kafileleri izlediğini, bunların hepsinin gidecekleri yere varamadan ölmüş olacaklarını düşündüğünü söyledi. Yollarda on gün geçirdikten sonra dininden dönmeyi kabul edip Merzifon’a geri gelen bir kadın, yürek parçalayıcı durumları anlattı. Anneler bile çocuklarını terk ediyor ve Kürtlere veriyorlarmış, ayrıca Kürtler onları zorla alıyor, kızlara tecavüz ediyor, bazılarını haremleri için kaçırıyorlarmış. Birkaç günlük yolculuğun ardından arabalar geri dönmüş ve sürgünler yola yayan devam etmek zorunda kalmışlar.

Amerikan kolejiyle bağlantısı olanlar, sürgünden muaf tutulmaları için Türk görevlilere büyük meblağlar ödediler ama bu, acı yazgılarını ertelemekten baska bir işe yaramadı. Bu arada, Amerikan Büyükelçiliği’nin çabaları ile Profesör Arozyan’ın karısı, sekiz aylık bebeği, bir de yaşlı annesiyle birlikte İstanbul’a gidebilmesi için izin sağlandı; benim kendi aileme de İzmir’e gidebilmeleri için müsaade çıktı. At arabasıyla günler süren bir yolculuktan sonra hepimiz Ankara’ya vardık. Burada annem ve babamla Profesör (Arozyan) tutuklandılar. Onları serbest bırakabilmek için ne yaptıksa faydasız oldu. Akıbetleri hakkında herhangi bir şey öğrenmek imkânsızdı. Müdür şöyle dedi: “yerlerine sağ salim vardılar.”

Birkaç gün sonra, az sayıda protestan hanımın haricinde bütün Ermeniler Ankara’dan çıkarıldılar. Daha sonra Merzifon’daki bazı misyonerler Ankara’dan geçerken bizi buldular ve içinde bulunduğumuz umutsuz hali gördüler. İstanbul’a varır varmaz Amerikan Büyükelçiliği’ne durumu anlattılar ve böylece İstanbul’a gitmemiz için bize izin temin edildi.

Burada Amerikan pasaportu edinmemiz üç ayımızı aldı. Merzifon’da birçok aile zehir içmeye karar vermişti. Mr. Sivazlıyan hapse atılmıştı. Dininden döndü ve evine geri geldi, karısı onu görünce bayıldı. Profesör Gülyan islamiyeti kabul etti ve basım işlerinin başına getirildi. Prof. Dağlıyan, Prof Manasatçıyan ve fotoğrafçı Mr. Dildilyan da islama döndüler. İhtilalci bir herareket yoktu. Dehşet verici zülümler yapıldı. Karanlık bir yeraltı mahzeni vardı; içine Ermeniler birbiri üstüne doldurulmuşlardı. Bir gece biri uykusunun arasında “Kaç”, diye bağırmış; öbür mahpuslar da bağırmaya başlamışlar. Bunun üzerine muhafızlara kalabalığa ateş emri verilmiş; ama onlar insanlik gösterip ateş etmemişler.

MERZİFONLI MİSS DEMİRCİYAN’IN ANLATTIKLARI; ARALIK 1915 DE İSVİÇRE’DEN GEÇERKEN CENEVRE’DE BİR İSVİÇRELİ CENTILMENE KENDİSİ TARAFINDAN AKTARILMIŞTIR.

yankobey:

Benim nüfus cüzdanımın arka yüzünde, nüfusa kayıtlı olduğu yer hanesinde Amasya/Merzifon yazar. Ama benim için Merzifon daha ziyade küçükken akrabalarımızın çoğunlukla yaşadığı Samsun ve Ankara arasında yolculuk yaparken uğradığımız, dedenin kardeşi, annenin kuzeni, bilmemne yenge gibi 2. göbek akrabalara maşallah ne kadar da büyüdüğümüzü gösterdiğimiz bir mola yeri oldu. Ayrıca çok güzel haşhaşlı çörek ve keşkek yapar iri-kara gözlü, yuvarlak yüzlü, geniş kalçalı Merzifon kadınları, biraz da odur.

Babamın köyünde yaşayan bir akrabamız yok, ben 6-7 yaşlarındayken köyde bize ait en son tarlayı satmaya gittiğimizi hatırlıyorum. Anadolu’nun neredeyse her yerini gezmeme rağmen nam-ı diğer Yaap Köy’ü ilk ve tek görüşüm o gündür. Köylülerin zaten çok bir işi olmaz Ermenilerle. Ancak Merzifon’un merkezi, Orta Karadeniz ile İç Anadolu arasındaki bu bölgede çok ilginç ve kendine has özellikler gösteren bir yerdir. Hem kozmopolit bir geçmişe sahip olması, hem bir kavşak noktası olması hem de 19. yüzyılda protestan misyonerlerinin burada açtığı okullar nedeniyle o dönem için “çağdaş” sayılabilecek insanların yaşadığı bir yermiş. Bunun etkilerini halen eski kuşak Merzifonlularda görmek mümkündür.

Merzifon’un merkezinde 1915’e kadar müslüman-ermeni nüfus yarı yarıyadır. Müslüman nüfus olarak Cimcikler, Mosmoslar, Hazneciler, Taşdüdükler, Tıngırimamlar, Yüklükurbalar gibi enteresan lakaplara veya isimlere sahip büyükçe aileler yaşar. Bunlar Merzifon’un görece çağdaş yaşam tarzını benimsemiş, ermenilerle genel olarak iyi ilişkileri olan halim-selim ailelerdir. Yine de bu insanların yaşadığı Merzifon’da nelerin yaşandığını yazının sonuna ekleyeceğim alıntılarda göreceksiniz. Neyse, şimdi pek kalmadı ama bütün bu ailelerin her biri büyükçe bir iç avlunun etrafına dizilmiş evlerde yaşarlar. Her evin sokağa ve bu avluya açılan bir kapısı vardır. Bu iç avluda, o aileye ait farklı evlerde oturan insanların ortak kullanımına açık hamam, tandır, fırın, odunluk vesaire gibi fasiliteler vardır. Tahminimce Merzifon’un kayıp yarısını oluşturan ermeni aileleri de buna benzer bir yerleşim düzeni içinde yaşıyorlardı. Benim annemin aile evinin avlusundan çıkıp sola doğru yaklaşık 50 metre yürüyünce, o coğrafya için oldukça heybetli görünen taş bir bina göze çarpar. Bu bina eğer değişmediyse şu an Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesindeki Merzifon Müftülüğü tarafından kullanılmakta olan bir Ermeni protestan kilisesidir. Ordan ilerisi de zaten eski ermeni mahallesi diye bilinir. Bildim bileli ermeni kankaları olan ebeveynlerim olduğu için ermeni ne demek aşağı yukarı bir fikrim vardı ama ulan niye eski ermeni mahallesi burası, nerde bu insanlar sorusunun cevapsızlığını ilk defa omuriliğime kadar hissettiğim an, o kilise binasını ve kapısında asılı müftülük tabelasını gördüğüm andır.

Ondan sonra şimdi her ne kadar iyice ulusalcıya bağlamış olsa da bu konuda zamanının çok ilerisinde görüşlere sahip anneme bıktırırcasına sorduğum sorular. Onun cevapları üzerine yeni yeni sorular vesaire derken ortada büyük bir boşluk olduğu düşüncesi kafamda yerleşti. Tarih dersine çok meraklı olduğum için, artık bir çocuğa nasıl anlatılabiliyorsa o şekilde tarih derslerinde öğretilen şeylere gözü kapalı inanmamak gerektiğini de annem öğretmiştir. Sağolsun. Üstüne bir de zaten doksanların korkunç politik ikliminin, bizim de bir başka çeşit öteki olduğumuz gerçeğini hiçbir zaman unutmamak üzere kafamıza çakmakta olduğu günlerdeydik. İlk kez okulda kimsenin göremeyeceği bir bilgisayarın başına oturup arama motoruna “armenian genocide” yazdığımda (o zaman google yok), ermeni kıyımı zaten Osmanlı’dan cumhuriyete süregelen devlet geleneğinin Türk-Müslüman-Sünni olmayan herkese yüzyıllar boyunca yaptığı zulümlerden biriydi benim için. O yüzden bunun bir soykırım olduğunu kabul ediyordum, zalim devlet haksızdı. Devletin halihazırda yapmakta oldukları, geçmişte yaptıkları için bir teminattı benim için. Sonra fırsat buldukça okumaya başladım, ermeni forumlarını takip etmeye çalıştım. O zamanlar en çok kabullenemediğim şey “tamam devlet size çok büyük zulümler etti ama biz de varız, kimseyi öldürmedik” dememin kör kütük türk nefretiyle dolu olanlar haricindeki ermeniler için de pek bişey ifade etmemesiydi. Ama nasıl olurdu, ziraatçi olan dedem devlet bursuyla ABD’ya gittiğinde orda haftasonları yurttan çıkıp bir ermeni ailenin yanında kalıyormuş. 1950’lerin ABD’sinde dedeme kol kanat geren diaspora ermenileriyle internetteki ermeniler neden birbirinden bu kadar farklıydı? Ben en iyisi onları bulmalıydım.

Ama mesele başkaymış. Belki de çok basit bir insani güdüyle kendimi ve ailemi yaşananların tüm sorumluluğundan aklamaya çalışmanın bir hata olduğunu anlamak için biraz zaman lazımmış, en baştan bilemedik. Ermeni soykırımı sadece devletin ermenileri bi yerden bi yere sürmesi ve önemli bir kısmını da kasıtlı olarak yok etmesi değildi. Ermeni varlığını bu topraklardan sonsuza dek silme işini devlet vatandaş el ele kuşaklar boyunca sürdürmüştük biz. Dedemin babası belki hiç ermeni öldürmemişti, belki de birkaçının kurtulmasına bizzat yardımcı olmuştur. Ama bizler sonuçta kuşaklardır ermenilerin, rumların, süryanilerin malının mülkünün gasp edilmesi sayesinde kurulmuş yeni bir sosyoekonomik düzenin paydaşlarıydık. Dedelerimiz hiçbir şey olmasa bile en azından moda tabirle “haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan”dı. Soykırımın  sorumluluğunun önemli bir kısmını belki Talat Paşa ve İttihat ve Terakki kurmaylarına yükleyebilirdik ama az da olsa belki bu yaraların bir kısmını sarma imkanı varken bunu yapmayan, soyguna kaldığı yerden devam eden modern Türkiye Cumhuriyeti’nin bir yurttaşı olarak kendi payımız olan sorumluluğu taşıyorduk işte. İnternetteki o “değişik” ermenilerle konuşurken bu bahsettiğim noktaya gelene dek devletin ideolojik araçları vasıtasıyla zihnime ne kadar çok savunma hattı inşa ettiğini gördükçe şaşırdım ve aptallığımdan/naifliğimden utandım. Haklılardı ulan! Benim kişisel vicdanım belki bir başlangıç noktası olarak bir şey ifade ediyor olabilir ama o “değişik” ermeniler benim vicdanımı değil adalet istiyorlardı. Ben adalet yerini bulana dek doğruyu öğrenmekten ve söylemekten korktuğum, üşendiğim, umursamadığım her gün için kendi hesabıma sorumluydum. Dahası üzerine oturduğum zenginliğin bir kısmı öyle ya da böyle onlardan çalınmıştı işte, var mı bundan öte sorumluluk?

Bunlar olurken Hrant Dink’in öldürülmesi ve sonrasında benim forum köşelerinde tek başıma düştüğüm hatalara insanların kitlesel olarak düştüğünü gördüm. “Kardeşimsin Hrant” pankartı taşıyanların pek çoğunun dahi ermeni soykırımını vicdan boyutunun ötesinde adalet temelli tartışmaya başladımızda kaşlarının çatıldığını gördüm. Yan yana yürüyorduk, “hepimizin ermeni arkadaşları da vardı” belki ama aslında o kalabalıkların çoğu kendi kafasında güvenli bir muhalefet noktası bellemiş orda dikiliyordu. Kolay değildi aslında bir yandan da, halen de çok kızamıyorum bu insanlara çünkü Türkiye gibi ifade özgürlüğü ve siyaset imkanlarının tıkalı olduğu otoriter bir toplumda “güvenli muhalefet” pozisyonlarını aşıp adil bir yüzleşmenin nasıl bir şey olduğunu idrak etmek zaman alıyor. Gerçekten meşakatli bir iş. Üstelik biz eğer gerçekten de o dalga geçtiğimiz “duyarlılığı” gösterip kendimiz non-conformist bir çaba içine girmedikçe, gelip bizi buluveren bir yol gösterenimiz de yok.

Velhasıl, bu bir soykırım mıydı değil miydi tartışmasına hiç girmiyorum. Ermeni kilisesinin kapısında asılı olan müftülük tabelası benim için yeterli. Ve evet ortada gerçekten de çok büyük bir ihanet var. Bu ihanete birileri emrederek, birileri uygulayarak, birileri çalarak, birileri öldürerek, birileri susarak, birileri yokmuş gibi davranarak, birileri istismar ederek, birileri de haberli/habersiz ekmeğini yiyerek ortak oldu. Bu saatten sonra bunun ne kadarını nasıl temizleriz bilmiyorum. Sonuçta özür + iade i itibar + mülklerin iadesi/tazmini + manevi tazminat + hatta icabında toprak vermek bile kaybedilenleri geri getirmiyor. Biz Merzifon’un yarısını bir daha geri gelmeyecek şekilde kaybettik. Eğer az da olsa bir telafi yolu varsa, Merzifon’dan sürülen veya öldürülen 12.000 Ermeninin ve diğer soykırım kurbanlarının torunları ile bunları konuşabilmenin yolunu bulalım. Lütfen artık kardeşlik, topik mopik muhabbetini bırakıp bunları konuşalım. Çünkü bizde hakları var ve veremedik, veremiyoruz. Ben 98 yıl sonra her şey için gerçekten üzgünüm, kızgınım ama galiba hala nerden başlamam gerektiğini bilmiyorum.

*ezikjakoben’den alıntı.https://twitter.com/ezikjakoben/status/326983507475853312

image

Fotoğraf : Amasya Merzifon Ermeni okulu öğrencileri öğretmeniyle birlikte (Kaynak: Nubarian Kütüphane koleksiyonu)

Asya Türkiyesi’ndeki benim geldiğim şehrin nüfusu bu yılın (1915) 1 Haziranı’nda 25.000’di; bu nüfusun yarısı Ermeni, yarısı Türktü. 18 Ağustos’ta Merzifon’u terk ettiğimde kent nüfusunun yarısını oluşturan 12.000 Ermeni ya sürgüne gönderilmiş ya da öldürülmüş bulunuyordu. Merzifon Ermenilerine olanlar, Küçük Asya ve Ermenistan’daki şehirlerin tümünde yaşayan zavallı insanların başına gelenlere bir örnektir. Elli yıldan fazla bir süre önce, Amerikan Yabancı Misyonerler Heyeti (Merzifon’da) bir misyon merkezi kurdu; aradan geçen yıllar içinde burası din, eğitim ve tıp alanlarında önemli bir merkez haline geldi. Orada Küçük Asya, Balkan eyaletleri ve Rusya’dan gelen hemen hepsi yatılı olan bir erkek kolejimiz vardı. 276 öğrencisi olan bir de kız okuluna sahiptik.

Bunların dışında yakın zamanda yüklü bir harcamayla donatılmış büyük hastanemiz bulunuyordu. Buradaki Amerikalı doktorlar ve Ermeni hemşireler, hastanenin yoğun rutin işlerinin yanı sıra, Amerikan Kızılhaç Örgütü’nün himayesi altında Osmanlı ordusunun hasta askerlerini tedavi ediyorlardı. Bu üç kurumun mensuplarının yarısı Ermeni’ydi. Okullardaki öğretmenlerin ve profesörlerin yarıdan fazlası, hastanedeki hemşirelerin neredeyse hepsi de aynı ırktandı; yani tüm Hıristiyan medeniyetinin öncüleri olmuş, Yakındoğu’daki misyonerlik çabalarına ilk yant vermiş ve işbirliği yapmış olan ırkın mensuplarıydılar. Merzifon’daki misyon kolejimizde savaş başlamadan önce sayıları 200’den fazla olan Ermeni öğretmen ve öğrencilerden şu anda biri bile kalmamış bulunuyor. En yüksek hükümet yetkililerinin emriyle hepsi sürgüne ya da ölüme yollandılar. Evlerine gitmeleri zor olduğu için yaz tatili boyunca okulda kalmakta olan, kız okulunun masum, genç öğretmenleri ile öğrencileri hükümet emriyle Türk jandarmalar tarafından tarifsiz bir vahşetle öldürüldüler; ancak kız okulunun Amerikalı müdürü büyük bir kahramanlik ve cesaret örneği vererek, zorlu ve tehlikeli yollarda nerdeyse bir aylık bir kovalamaca sonucunda onlardan 41’ini ölümden ya da kötü bir akibetten kurtardı.

Ölümcül tifüs hastalığına yakalanmış Türk ordusu askerlerine hayatlarını tehlikeye atarak bakmakta olan genç kadın hemşireler tıpkı diğer talihsiz kız kardeşleri gibi , jandarmalar tarafından acımasız bir zalimlik ve gaddarlıkla sürüklenip götürüldüler. Hastanemizden sorumlu Amerikalı doktor, sürgünü yöneten Türk görevlilere kendi askerlerine hizmet eden hemşirelerin canlarını bağışlamaları için yalvardı. Görevliler üstlerinden emir aldıklarını, hiçbir şekilde ayrım yapamayacaklarını söylediler; ancak doktor öylesine yalvardı ki, bir düzine hemşireden dördünün geçici olarak kalmasına ve merhamet vazifelerini sürdürmesine izin verildi. Bu durum, doktoru derhal gidip kimin kalacağını seçmek gibi yürek yakıcı bir görevle başbaşa bırakmıştı. Heriflerin önüne bir avuç inci savurur gibi, kızlara kaderlerini saptamaları için kura çektiler. İçlerinden biri önde gelen Londra hastanelerinin birinden diplomalı ve Anadolu’da hemşirelik mesleğinde bir öncü olan, Ermeni Florence Nightingale’ı diye anılan hemşire, kız okulunun genç kadınlarıyla birlikte götürüldü. Talihli 41 kişiyle birlikte kurtarılamamıştı. Yüce bir ruha sahip olan bu hanım sakattı ve alımlı değildi; bu yüzden herhalde bir utanç yaşamı için saklanılmak yerine yol üzerinde can vermesine izin verilmiştir .

MERZİFON’DAKI KOLEJDEN BİR PROFESÖRÜN AMERİKA’YA YOLLANMIS 13 ARALIK 1915 TARİHLİ ANLATISI; AMERİKAN ERMENİ VE SÜRYANİLERE YARDIM KOMİTESİ TARAFINDAN AKTARILMIŞTIR

 

 image

Fotoğraf: Amasya Merzifonlu Aşderyan ailesi

1915 Şehirdeki panik korkunç boyutlardaydı. Halk hükümetin Ermeni ırkının kökünü kazımaya kararlı olduğunu hissediyordu ve karşı koyacak gücü yoktu. Erkeklerin öldürüldüğünden ve kadınların kaçırıldığından kimse kuşku duymuyordu. Hapisteki mahkumların çoğu salıverilmiş, Merzifon çevresindeki dağlar haydut sürüleriyle dolmuştu. Kadınların ve çocukların şehirden belli bir mesafeye kadar çıkarılıp ondan sonra bu adamların merhametine bırakıldıklarından korkuluyordu. Bu mümkündür; çünkü Türk görevlilerin cazip genç kızları kaçırdıklarına dair kanıtlanabilir öyküler mevcut. Müslümanlardan biri, bir jandarmanın kendisine bir mecidiyeye iki kız satmayı teklif ettiğini anlatmıştı. Kadınlar ölümden daha kötüsüne gittiklerine inandıkları için birçoğu gerektiğinde kullanmak üzere ceplerinde zehir taşıyordu. Bazılarında, öleceğini bildikleri yakınlarını yol kenarına gömmek için kazma-kürekler vardı. Dehşetin hüküm sürdüğü bugünlerde, kurtuluşun kolay olduğunu bildiren bir duyuru yapıldı. İslamiyeti kabul eden herkesin güven içinde evinde kalmasına izin verilecekti. Başvuruları kabul eden avukatlık büroları Müslüman olmak için dilekçe verenlerle dolup taşmaya başladı. Birçoğu bunu hanımlarını ve çocuklarını kurtarmak için yapıyordu, çünkü kurtuluşun sadece birkaç hafta uzaklığında olduğuna inanmaktaydılar.

Kaynak: Merzifon Amerikan Koleji Müdürü Dr. George White’ın Anlatısı

 

image

Fotoğraf: Merzifon Anatolia Koleji’nin yetimhanesi 1918-1919 yılları arasında 2.000 Ermeni ve Rum yetimi barınıyordu.

Türk hükümeti Merzifon’daki önde gelen Ermenileri tutuklamaya başladığında Nisan’ın 29’uydu. Ermenice profesörü Mr. Kagik Ozanyan 16 profesörle birlikte Sivas’a gönderildi, burada acımasız bir vahşet yaşadılar. Saçları kökünden yolundu, kızıl-kor demirlerle dağlandılar, üzerlerine kaynar sular püskürtüldü, her gün falakaya yatırıldılar; bazıları hapiste öldü. Mr. Ozanyan’ın gözleri oyuldu ve ardından asıldı. Merzifon’da tutuklamalar sürdü Ermeniler sözde ihtilalci hazırlıklar içinde olduklarını itiraf etmeleri için falakaya yatırıldılar. Onlardan belli bir sayıda tüfek teslim etmeleri isteniyordu; bazıları hükümete istenilen sayıda silah verebilmek için Türklerden tüfek satın alıp getirdiler. Silah getirmeleri için işkence görüyorlardı.

Merzifon’un kentli Türk ahalisinin onlara acıyabileceği düşünüldüğü için, Ermenilere falaka atmaları için parayla Türk köylüleri tutuluyordu.

Kolejin demircisi Mr. Ohannes Simolyan öylesine feci şekilde dövülmüştü ki, bir ay sonra bile hâlâ çalışabilecek halde değildi. Bir başkasına at nalları takılmıştı. Amasya’da Mr. İpekçiyan islamiyeti kabul etmek istemediği için tırnakları söküldü. “Nasıl,” demişti, “Yirmi yıldır dua ettiğim İsa’dan nasıl vazgeçebilirim?”

Tüfek araması birkaç hafta sürdü. Türkler Ermeni mezarlığında birkaç bomba buldular; 1908’den beri burada gömülü duran artık tamamen paslı ve kullanılmaz halde bombalar. Haziranın sonuna kadar bütün erkekler hapishanelerde, kışlalarda ya da hücrelerdeydi. Kocalarını ziyarete yiyecek ve giyecek getiren kadınlar dövülüyor ve jandarmalar tarafından uzaklaştırılıyordu. Günler süren hapislikten sonra, islamiyeti kabul etmeye söz verenler serbest bırakıldılar, bir de çok büyük miktarda paralar ödeyenler salıverildi. Seyyar kitap satıcısı olan Mr. İrabyan islamiyeti kabule razıydı; ama karısı onun dönmesini kabul etmeyeceğini, diğerleriyle birlikte sürgüne gideceğini söylemişti; bu yüzden o da karısıyla gitti ve öldürüldü.

Geri kalanlar kafileler halinde şehirden çıkarıldılar ve yolda öldürüldüler. Türkler, Ermeni dostlarına neler olduğunu anlatıyor, sonlarının aynı olacağına garanti veriyorlardı. Erkeklerin işi bittikten sonra kadınları, çocukları ve hatta hastaları sürmeye başladılar, kağnılar gece gündüz hiç durmadan geçiyordu. Evsahibimiz olan Türk bize bu toz içindeki, sıcak ve susuzluktan mahvolmuş kafileleri izlediğini, bunların hepsinin gidecekleri yere varamadan ölmüş olacaklarını düşündüğünü söyledi. Yollarda on gün geçirdikten sonra dininden dönmeyi kabul edip Merzifon’a geri gelen bir kadın, yürek parçalayıcı durumları anlattı. Anneler bile çocuklarını terk ediyor ve Kürtlere veriyorlarmış, ayrıca Kürtler onları zorla alıyor, kızlara tecavüz ediyor, bazılarını haremleri için kaçırıyorlarmış. Birkaç günlük yolculuğun ardından arabalar geri dönmüş ve sürgünler yola yayan devam etmek zorunda kalmışlar.

Amerikan kolejiyle bağlantısı olanlar, sürgünden muaf tutulmaları için Türk görevlilere büyük meblağlar ödediler ama bu, acı yazgılarını ertelemekten baska bir işe yaramadı. Bu arada, Amerikan Büyükelçiliği’nin çabaları ile Profesör Arozyan’ın karısı, sekiz aylık bebeği, bir de yaşlı annesiyle birlikte İstanbul’a gidebilmesi için izin sağlandı; benim kendi aileme de İzmir’e gidebilmeleri için müsaade çıktı. At arabasıyla günler süren bir yolculuktan sonra hepimiz Ankara’ya vardık. Burada annem ve babamla Profesör (Arozyan) tutuklandılar. Onları serbest bırakabilmek için ne yaptıksa faydasız oldu. Akıbetleri hakkında herhangi bir şey öğrenmek imkânsızdı. Müdür şöyle dedi: “yerlerine sağ salim vardılar.”

Birkaç gün sonra, az sayıda protestan hanımın haricinde bütün Ermeniler Ankara’dan çıkarıldılar. Daha sonra Merzifon’daki bazı misyonerler Ankara’dan geçerken bizi buldular ve içinde bulunduğumuz umutsuz hali gördüler. İstanbul’a varır varmaz Amerikan Büyükelçiliği’ne durumu anlattılar ve böylece İstanbul’a gitmemiz için bize izin temin edildi.

Burada Amerikan pasaportu edinmemiz üç ayımızı aldı. Merzifon’da birçok aile zehir içmeye karar vermişti. Mr. Sivazlıyan hapse atılmıştı. Dininden döndü ve evine geri geldi, karısı onu görünce bayıldı. Profesör Gülyan islamiyeti kabul etti ve basım işlerinin başına getirildi. Prof. Dağlıyan, Prof Manasatçıyan ve fotoğrafçı Mr. Dildilyan da islama döndüler. İhtilalci bir herareket yoktu. Dehşet verici zülümler yapıldı. Karanlık bir yeraltı mahzeni vardı; içine Ermeniler birbiri üstüne doldurulmuşlardı. Bir gece biri uykusunun arasında “Kaç”, diye bağırmış; öbür mahpuslar da bağırmaya başlamışlar. Bunun üzerine muhafızlara kalabalığa ateş emri verilmiş; ama onlar insanlik gösterip ateş etmemişler.

MERZİFONLI MİSS DEMİRCİYAN’IN ANLATTIKLARI; ARALIK 1915 DE İSVİÇRE’DEN GEÇERKEN CENEVRE’DE BİR İSVİÇRELİ CENTILMENE KENDİSİ TARAFINDAN AKTARILMIŞTIR.

turkeystreetart:

Erdal Eren, Meşrutiyet / Ankara